23 Mayıs 2009 Cumartesi


Tam olarak tarihini hatırlamıyorum, malum hafızam pek iyi değildir, 1997 yılı olabilir, star tv vermişti, sanırım parlement sinema gecesi kuşağında. Çift haneli yaşlara yeni girmiştim, öyle malak gibi televizyonun karşına kurulmuştuk. Klasik bir pazar akşamıydı, yani haberler izlenirken büyük akşam yemeği yenmiş, biraz televizyon karıştırıldıktan sonra anne zoruyla banyo alınmıştı, yani büyük bir yük üstümüzden kalkmıştı, bir daha ki pazara kadar banyo yapmak yok. Yaşasın kirli atletlerle, tazı gibi koşup, it gibi terlemek! Tam hatırlamıyorum ama sıcak suyu kaynatıp banyo yapmışta olabiliriz, şofben var mıydı o zamanlar emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var ki o zamanlar devlet bize su vermiyordu – devlet bizi sevmiyordu- ibneler. Mahallemizin dibinde duran, etrafı duvarlarla çevrili ( sanırsın beyaz saray), kocaman bir villa vardı. Tabi içinde oturan kocaman götlü insanlar vardı. İşte o kocaman götlü insanlara biz her ay para veriyorduk, onlarda bize su veriyordu. Sonra yine bu kocaman götlü insanların, kendileri gibi kocaman köpekleri vardı, bunu iyi hatırlıyorum. Herneyse, mahallemizin bu iğrenç kısmını başka bir yazıya saklayayım en iyisi.
O pazar akşamına kadar genelde ahmet kulunuz filmin sonunu getiremeden zıbarırdı. Ahmet kulunuz zıbarmayı pek severdi. Yani annesinin “uyku saatin geldi, yat artık” tarzındaki amerikan söylevlerine ihtiyacı yoktu. Ben zaten sürekli köpekli yorganıyla dolaşan bir varlıktım. Köpekli yorganımı çok severdim lan. Neyse baba rakıyı mezeyi yanına koymuş, ben halının üzerinde, -kadınlar kendilerini güldüren erdallardan hoşlanırlar- kısmındaki Erdal da tekli koltuğa çöreklenmişti. Annemde halının üzerinde yanımdaydı. Hatırımda kalan o gün misafir odasındaki 70 ekran tüplü televizyondan filmi izlediğimizdir. O gün niye misafir odasındaydık hatırlamıyorum. Zaten bizim aile misafir sevmez, niye misafir odamız vardı, onu da bilmiyorum. Ama tüplü televizyon güzeldi. Cam gibiydi. Ayrıca bir ara bu televizyona çanak anten bağlatmıştık. Sırf “çanak anten bağlattık madem izleyelim” diye, o sobasız odada, o sümüklerimin donduğu odada, babamla beraber anlamadığımız kayakla atlama şeysini izliyorduk. Dostoyevski görse halimizi, kesin bir şeyler karalardı bizim için. Ulan filmle ilgili yazacaktım konu nerelere geldi teeaaaalllaaam.
Red'in konuşmaları aklımda baya bir yer etmişti. Şimdi orijinal sesinden izleyince filmi, o tadı alamıyorum. Seslendirmeyi yapanın ellerinden öperim bunun için. Mozart ile tanıştım bu film sayesinde. O ne güzel bir umuttur öyle, o ne güzel bir özgürlük havasıdır. Pek sinemadan anlamam, hani böyle terim filan bilmem. Ama bu film farklı bir şeyleri var ediyor, benim için. O meşhur sarılma sahnesi olup bittikten sonra, ailecek televizyon ekranına bakakalmıştık. Andy ve Red birbirine sarıldığında, ben bulutların üstündeydim, bunu iyi hatırlıyorum. Ömrü hayatımda ne olur, ne biter elbette bilmiyorum ama tek isteğim bir gün bende o sarılmanın tadını almak istiyorum.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

İşte sana söylediğim ''God is in the rain'' sahnesi (hani V For Vendetta'da da olan) budur!!!! Ama sen muhabetti bile unuttun muhtemelen şu an bana bu kız ne saçmalıyor diyorsun. Hatta bence zaten sarhoşsun şuan, masanın üzerindeki son damlasına kadar içilip özenle ortasından bükülmüş bira sayısı giderek artıyor. Nasıl tespit ama... Bir sahneyi hatırlatmak uğruna daha fazla saçmalamadan, ''Un peu d'espoir et puis bonsoir!''
Butimar

her bokun maradonası dedi ki...

ya bazen seni çok seviyorum, tam o zamanlarda da böyle saçma sapan şeyler söyleyip gadjonun beynini yoruyorsun, o zamanlarda da böyle fakültenin arkasında ki ağaçlarla sana vurmak istiyorum, canım benim.

imza
albert camus düzeni

bababirambitti dedi ki...

sen benim andy m sin ya da ben senin ama bu önemli değil, sana her sarılışımda kendimi red gibi hissediyorum, ya senin yüzünden hiç bir kadını senden çok sevemiyorum. keşke kadın olsaydın da bi anlamı olsaydı :)